bir yaz sıcağının tenime dokunuşu
yaralı yüreğim kadar yakar mı?
bulutun yağmura kara sevdası,
gözlerimdeki sevda kadar akar mı?
her dem hasretindeyim
bu yürek, candan gitmek üzere.
hep…dağlar kadar özlemini büyüttüm
içimi kavuran titreyiştin sen
şimdi yüreğim çorak benim
hiçbir göz anlatamaz
sustu sırılsıklam gülüşlerim
sustum göğsümü kanatarak
gizledim o kederli siluetini
artık kapanmaz yaramsın sen
bu can, canımdan bitmek üzere
o dumanlı duruşların
simsiyah bir ufukla ömrüme düştü
susturdum yetim çığlıklarımı
içimde bitmeyen korkuya dönüştü
şimdi…seni sadece sayıklayacağım
yazık…kıramadım hasret servilerini
artık seni, kara saplı bir ok gibi
yüreğime saplayacağım
kalbimi yerinden sökmek üzere
yüreğim….kanayan bir yaz gecesi
düşlerim… yarım kalmış bir yaz fırtınası
kapanmışım terkisine simsiyah
susarsa yüreğim susar
parçalanır olanca öcüyle
siz dinleyin
bu yeryüzü, bu gökyüzü, hoyrat yıldızlar
bu gürültüler, bu yankılar, bu arya
bu benim son kanamam
gün, bensiz yüreklere doğmak üzere
bu halime aşina değilim,
her an’ıma bin dirayet,
oysa kifayetsizim,
yüzümde renk sustu,
dudaklarımda ses,
dilimde kıyametin gizli harfleri,
ömrüm ahrete gitmek üzere.
Müsade Özdemir
o görkemli inadıyla şafak terkisinde
gizlenir buluta dolunay, olanca öcüyle
o çıkmaz sokaklı yokuşlarda
inerken kara zindanlar gecenin sahanlığına
dokunmalarıyla boşalıveren o gürültü
dökülür ölüm kılığında
işte o an…
göğün karasularında şafağın boğulduğu andır
açılır taze mezarlar gecenin yamaçlarına
orada düşlerimin çaresizliği yatmakta
daralan soluğumun ardından
orada tükenmiş ömrüm nakışlanmakta
belki yıkılacak bu yokuş
gece dayayacak şakağını pusatlara
dökülecek öpüşmelerimiz tenimize
dökülecek yorgunluğumuz
belki son bir adımda
oysa geçiyor düşlerin el vermeden
sendin gırtlağımdaki öfkeli yudumum
sendin şarap rengi şafaklarda
o sarhoş sabahların soluk başlangıçları
aksak adımlarımın tozundan
sendin gözlerimdeki buğuluk
gecenin alaca yokuşlarında
ellerin ellerime değince
salınıvereceğim saçlarından aşağıya
dolanıp gerdanına, yedi kat yüzüne yüz sürüp
bir ateş bırakarak ellerine
o gün soğuk tenini öperek öleceğim
dağılacağım gece yokuşlarına
o görkemli inadıyla şafak terkisinde
gizlenir buluta dolunay, olanca öcüyle
o çıkmaz sokaklı yokuşlarda
inerken kara zindanlar gecenin sahanlığına
dokunmalarıyla boşalıveren o gürültü
dökülür ölüm kılığında
işte o an…
göğün karasularında şafağın boğulduğu andır
açılır taze mezarlar gecenin yamaçlarına
orada düşlerimin çaresizliği yatmakta
daralan soluğumun ardından
orada tükenmiş ömrüm nakışlanmakta
belki yıkılacak bu yokuş
gece dayayacak şakağını pusatlara
dökülecek öpüşmelerimiz tenimize
dökülecek yorgunluğumuz
belki son bir adımda
oysa geçiyor düşlerin el vermeden
sendin gırtlağımdaki öfkeli yudumum
sendin şarap rengi şafaklarda
o sarhoş sabahların soluk başlangıçları
aksak adımlarımın tozundan
sendin gözlerimdeki buğuluk
gecenin alaca yokuşlarında
ellerin ellerime değince
salınıvereceğim saçlarından aşağıya
dolanıp gerdanına, yedi kat yüzüne yüz sürüp
bir ateş bırakarak ellerine
o gün soğuk tenini öperek öleceğim
dağılacağım gece yokuşlarına
Çok çok güzel şiirler , hepsi ayrı ayrı duygu yoğunluğunda ve hepsinin ayrı ayrı incelenmesi okunması gerekir...
Umarız bu şiirlerin sahibi de sizlersiniz , çünkü bu kısımdaki şiirlerimiz Üyelerimizi Kendi Duyguları , ya da yakınlarının kaleminden çıkmış duygular..
bıraktığın acı sözleri düşün
belleğime ateşten harflerin oyuluşunu
fersiz gözlerimde göreceksin
çok geçmez, cehennemin içini göreceksin
göreceksin
hafif bir sis yükselecek
masmavi göğün eteklerinde bir bulut
dünya nasıl da eskiyecek
tırman
sen de tırman o bayırları
nasıl sararırmış yeşillikler
dalında kururmuş güller, göreceksin
toprak sarıldığında beyaz tenine
incecik bedenine
düşüneceksin
kalmanın anlamsızlığını, göreceksin
rüzgarlı bayırların bahçe kapılarında
alçak pencereleri düşün
ağladığını bir bebeğin içerde
küçük kollarını ince parmaklarını
yokla
sev
yürek kanacak gibi değil
düşün sana korkuyla sarıldığını
küçücük parmakların,
nasıl da titremeye alıştığını göreceksin
korkacak-hüzünleneceksin
düşün bıraktığın kaygıları
saldığın korkuları
en gaddar en ekşi yüzünle
küfret yıllara
yaşananlara
azımsama-küçümseme
aynı acıyı yaşadığını düşün
maskeli baloda dans
verevine takılı gaydalı
gözleri yılız yıldız Fransız çalgıcı
masalarda zikzak çizdiren
loşlukla sarhoş spot lambaları
bir ressam paletini dövüyor
ay yok ki
kapkara yüzleri
salınıyor bambunun gevşek yaprakları
dökülüyor merdivenlere kat kat
kimi yarasa, kimi baykuş, kimi akbaba
kollar bellerde pervaz
eğrelti otları
yolunca yordamınca
uygarlık sarhoşları
kadehleri bir doldurup-bir boşaltıyor
gebere otları
adımlarla gönül büyülüyor
kasım kasım külhanbeyi
kolunda ak yasemen demeti
seviyor-sevmiyorlarda sarı papatyalar
dolanıyor
elbiseler allı pullu dantelli
hevesler saman alevi
ar damarı boşalıyor uygarlık kadehine
sabır tüketen-çile üreten kayıtsızlık
dışarıda karanlık
cadde boş, sönmüş korna sesleri
madenciler hayat yoğuruyor kuyularda
dönüş yolunda fabrika işçileri
dizleri titrek, sırtları terli
yarı uykulu gece bekçileri
birileri ve daha niceleri
boğulmuş müzik sesleri inliyor kulaklarda
umutsuz
uzaklaşıyor onur emekçileri
uykusuz gözlerde birileri
umutsuz biriler
ve daha niceleri
sevda...yine sevda
yol uzadıkça uzar
gidenler unutulmuş- bekleyişler boş
kusurlar çetelesi çentiklenir
her gün bir ayrılık türküsünde
çilekeş…
ağlamaktan utanılmaz
ağıtlar tırmanır sazın tellerine
gün olur türküler de avutmaz
kırılgan sevdalarda, aşikar ayrılıklar
ateş çoğalır, duman yükselir
damla damla gözyaşı
dökülür kaşıklardan yer sofralarına
soysuzca lekelenmiş yürekler
avuç içinde gizlenmiş pençeler
böğürmeler kükremeler
paslı gırtlakta hırıltı
asalak dudakta zırıltı beş paralık aşk
debdebe
ihanet
çekişmeler
denizler kurutmaya
yılana sarılmaya
yaşamaya değil yaşatmamaya
sadakati avucumuzda boğarcasına
ölüm gelir aklımıza kurşun hızında
rüzgar durur, sular durur
ve yine eser
yine kudurur
kimin umurunda
suç mu
hep aynı
paylaşamamak
almak…almak…hep almak
bilememek..sevememek..
ömür denen şu namerdin koynunda
gidenler-gelenler
azalanlar-çoğalanlar
kurşun hızında
ömür denen şu namerdin koynunda
bir rengi
bir ahengi olmalı sevmenin
derinliğin de gözlerin de
kimse bilememeli içinden geçenleri
çocuksu bir yanı olmalı sevdanın
gül kokulu ellerinde
salıverirken yamaçlara uçurtmayı
yaşam denen uğraşın doymazlığında
insan değil bir çocuk olmalı
hani büyür, büyür de küçülürsün
öz olsan suyunu verirsin
gün boğulurken gecenin koynunda
bulut boğuşurken fırtınayla
kırağılaşan gözlere aldırmaz yürür ya birileri
çocuk olmak gelir içimden
utancımdan
düşünemem çocuksu korkuları
çocuk olmak gelir içimden
bize iğreti gelir bu yaşam
yüreğimizde bahar çırpınışları
ayaklarımız çıplak
çimenin-çiçeğin yumuşaktır dokunuşları
oysa, saman örttü suları
içinde su samurları, sanki çamurda döllenmiş ruhları
insan değil
insancıktır insanlığı yozlaştıran
dur-durak bilmeden koşturan
dolduran-boşaltan, dolduran- boşaltan
o çamur dölleri değil mi karanlık kuyuları dolduran
ben hayata umut ektim, gün gelecek yeşerecek
ehil filizlere serçeler konacak
bir şaşkını da yakama
gagasında türküsü, gözlerinde yağmur damlası
yüreğime akacak sevdası
dünyanız sizin olsun
biz çocuk kalacağız
renkli-ahenkli, haykıracağız sevdamızı yamaçlara
bulutlara
gün geceye
su samana varsın gömülsün
biz çocuk kalacağız
varsın kimsecikler tınmasın
bilmesin
biz çocuk kalacağız
yürek aynı yürek
aşk başka
sonsuz bir ninniyle uyur gibi
dalmışım aşka
insan başka insanlık başka
sonsuz ufkun serinliğinde
dalmışım aşka
güzellikler içindeyim
ilkbaharım
yaprak yaprak-çiçek çiçek dirilen ağaç dallarında
küçük bir kızın umursuz sevincindeyim
koca koca apartmanları ittiriyorum
gölgeleri yok ediyorum
eziyorum
asaleti silik zatları siliyorum dünyamdan
engelliyorum
şanlı künyelerimizin kazındığı taşlardan gölgeleri siliyorum
ayak altında kuru otlar
deviniyor asaleti bozuk zatlar
deviniyorlar
insanlığa yozluk, insana yobazlık nakışlayanlar
üfürükçüler
alınlarını yere vura vura kirletenler
dümbeleği elinde vebalı bilimciler
ve havariler, mırıltılarla-horultularla
çoğalıyor kutsal olana küfretme gücü
çoğalıyor toprağın alnına sürülen lekeler
kurnazlık tohumları
ekiliyor çekirdekler
çoğalıyor serkeşlik, sığlaşıyor asalet
yoktur talihin gözü - laldır dili
kim bilecek şimdi avlanmanın geleceği günleri
faziletsizi - yezidi
dalıyor hesaba- insanlıktan sapa
en keskin dönemecin uçurumlarını yırtan çığlıkta
küçülüyor
deryalar- kıtalar- fabrikalar
köprüler- limanlar- bankalar
asırlık karabasanın ninnileri deler gibi
yıldırımlar-şimşeklerle baharı müjdeler gibi
dalmışım aşka
bu aşk başka
küçük bir kızın uzun saçlarını bahar çiçekleriyle süsler gibi.
can-dı
şekilden şekile sokulan insandı
yıkım hanelerde, tımarhanelerde yığınla
hayatın hüzünlü ışığı altında, teslim oldu savaşlara
çatışmalara
doğdu ölüm hikayeleri anarşist ağızlardan
kapaksız gözlerimiz, ıslak kirpiklerimiz şahit
binlerce çocuk düştü uçurumlardan
sabi sübyanmış adları
konuşmadan
adres bırakmadan
toprağı kara bir bulut gibi havalandıran
ölüm kulak kesilmiş dışarıda
küçücük ellere, saf yüreklere
mor dağların ötesinde uzansın kurtarıcı ellerimiz
nefesi can, nefesi kan versin damarlarımıza
adsız utançlardan, telaşlı acılardan uzak
derme çatma barınaklar yapalım
eşsiz bir güzellikte
bahçesinde deli gibi kanat çırpmaya
zeytin dalı ağzında
bir güvercin her biri, bir kanarya
uçurtmalar uçursunlar göğe
özgürlük orada diye
şehirlere, ilçelere, beldelere, köylere
bir kıvılcım yediden yetmişe
her sokak, her ırmak
meyve ağaçları, ekin tarlaları, her ot dalı ısınsın
kurtlar ulumalarından, ayırlar postlarından sıyrılsın
savaşlardan, silahlardan arınnmaya
kutsanmaya
tıpkı güneşin doğduğu gibi anlam kazannmaya
yediden yetmişe bir kıvılcım
bir kıvılcım gülümsemeye
diyelim hayranlık içinde
diyelim ki, bizimkilerden güzel çocuk yok
diledikçe
binlerce
on binlerce
adı ilkbahar olsun
ölüm uyanmasın kış uykusundan
gölgesinde kaybolmuş bir çocuğun sesini yazıyorum
ne kadar çaresizlik varsa hepsini aldım
doludizgin ağlıyorum
sırt çevirdim şimdi
isyanlarımı döktüm kentin sınırlarına
sararıp solmuş kapılardan çıkıp gittim
hayatın yorgunluğuna bulanmış yanını da aldım yanıma
kolum-kanadım kırık olsa da
taşırım korkma
buz yanığı gözlerim tanık
yarı uyur-yarı uyanık
kalırım korkma
olur da bir gün ararsan
koyu karanfil rengiyle uçurumun kıyısında
aman boşver, sen beni tanıyamazsın nasılsa
düşler görsen desen desen
hiç görülmemiş
gel desen-sar desen
sözcüklerin tükenişten ibaret
karanlığa yazılmışım, artık adım kayıp benim
dönüp dönüp ölümler doğurdum al baştan
bir onlar bilir beni
bir onları öptüm çünkü
ölümün dudakları
bir de ayrılıkları
annem hep derdi, yutkun yutkunabildiğince
pencereleri tırmalayan karanlığın içinde kim tanır seni
evler suskun, kent suskun, suskun sokaklar
bilmez misin, dönüp sana açılır kanatlandırdığın acılar
sakın eğme başını sen dayanıklısın derdi annem
kandırırdı beni
efsunlu sesi de göğsü de uzak şimdi
şefkat babamın nasırlı ellerinde kaldı
iğde kokulu akşamlar yok şimdi
gün ağarmayacak ki, faydası yok darağacındaki çırpınışın
eşkali silik yarınları tellere sardım
işte tam burada boşluğum, içine külleri gömeceğim
varsın üzülenler olsun, vız gelir ölümün zorluğu
ne kışın ayazıdır, beni böyle donduran
ne yazın kavurucu sıcağıdır, eridiğim
yokluğunun yüküdür bu şehrin üzerinde
kıyısında gölgelerimi kaybettiğim
sarar gökyüzünü bir alacakaranlık
yalar bu şehrin nemli duvarlarını
takılır umutlar gecenin pervanelerine
o titreyen sokak lambalarında
sensin adımlarımı yorgun kılan
ah civanım, ateş gözlüm
sokaklar karanlığa, ben sana tutsak
dökülür gözlerimde ışıklar
hasret sarar bu şehri çığlık çığlığa
uyanan hüzünlerin sonsuzluğunda
sokağımda, evimde, yorgun yatağımda
gizli yaralarımı ateşiyle dağlayan
cehenneminde yakan sensizliğin hala burda
ve bu şehrin kükreyen sokaklarında
yok olmaksa kaderim
ölüme düşer gibi giderim
yetmiyor gücüm savaşmaya
dökülüyor yalnızlığım avuçlarıma
bir yudum,
bir yudum daha
içimde sana dair ne varsa, kırık dökük
gömdüm yüreğimin soğuk mağaralarına
koyarak bedenimi bu şehrin namlusuna
gidiyorum işte…
avazım çıktığı kadar ağlamaya
korkmadan adımlamaya sokak taşlarını
şimdi gidiyorum bu şehirden
deli divane gibi
dağıla dağıla
eskidendi kargalar yoktu etrafımızda
güç bizi kucaklar kaldırırdı tembelliğin gölgesinden
kesekli ve engebeli tarlalarda
sabanın çelik kulağı dalınca toprağın derinliklerine
üstümüzde yağmur, ayaklarımızda çamur
toprağa elimizle buğday ekerdik
çiftçisi, işçisi, amelesi, çobanı, insandı insan
marifet buydu
tek yumrukta ezilirken kuru soğan
ne bir kavga, ne de kara bir utanç
bir bardak çay ve sıcacık dost sesleriydi
gözlerimizin şen aydınlığını çoğaltan
yürek nasıl büyükse öyle mutlu
günboyu hiç bitmeyen bir koşuydu
boğuşur dururduk orakla, yabayla, çapayla
bir sigara içimi dinlenmelerimiz, verdiğimiz mola
yaban ağaçlarının altında çıplak ayakla
çekerdik ciğerlerimize memleket havasını
belleğimizin derinliklerinde yatan kutsallıklar
güzelliğimiz gibi göçüp gitti
bir sıcak sohbetten, bir bardak çaydan habersiz
ömür sarnıcında maddenin, damarlar kaynamış, çamurlar yol almış
sızmış menfaatin sarkacından kin ve öfke
dağılmış evrene, dal veriyor kirli paslı düşünce
köy patikalarında, şehir asfaltlarında yolu şaşıran cinler
hırslarını mazlumda dindiren hin oğlu hinler
mafyada, kahyada, kasatura - kan
cinayetler - ihanetler
karınlarında suç kaynayan köstebekler
kümeste yumurtasını yumurtlamış bir tavuğun bağırtısı
eğitilmiş köpekler
toprağına ulusuna, dostuna yabancılaşanlar
insanlığa dertten öte bir katkıda bulunmayanlar
göğse kadar kan içip, ölüm kusan porsuklar
soyguncular – vurguncular
ip üstünde numaracılar kandırıyorlar safları
ekmek ve biçmek
bulmak ve almak arasındaki çelişkide
susturdular mantığın serzenişlerini
yıkılır mi bu mezbelelik
lekeli eller türedi, hırslı duruşuyla gövdeleri
her gün yeni çıkarlar eklediler çıkarlarına
ruhları sevgisiz, soğuk yüzleri
dokunsan teline hırçın bir kedidir dişleri parlar
zehir zıkkım bulasıcalar
huyuna yandıklarım küfre zorluyor beni
harcım değil ki seni unutmak
sana bağlanmak, sana adanmaktı her yerde
yalana, yanılgıya yer bırakmayan bir gerçekle sevince
o uzun gecelerde
masal dinleyen çocuklar gibi kurulurdum dizlerine
nice düşler gerçeğe dururdu
kah annem olurdun, kah babam
içimde hasretten bir kor olurdu
yitiklerle dokunan dilsiz bir ömür neyi anlatır
tükenmek içten içe
ölüme sözlenerek yıldızsız bir gecede
gitmek neyin adı bilir misin
neredesin
ömrümü yükledim yuvasız kuşların kanatlarına
ölüm adına
gözlerim demir attı karanlığa
yüreğim tarifsiz acılarda
her geceyarısından sonra, çekiyor içine buzul sessizliği
her şeyin rengini yitirdiği yerde
yelin önüne katıp sürüklediği
hendeklere doldurduğu sarı yapraklar gibi
iz bırakmadan, çürüyüp gitmeleri bilir misin
yalnızlığın karanlığına
sessizliğin bataklığına basarak düşlerimi
ellerimle yumdum içimi
kara bahtımın her gün biraz daha kararacağını bile bile
yenileceğimi, tükeneceğimi bile bile
sen diyerek
bekleyerek taşırdım acılarımı
sen diyorum, omuzlarıma kar yağıyor
sen diyorum, saatler vedayı kuşanıyor
yokluğun buz yanığı ovuşturduğum avuçlarımda
bazen şafağın kızıllığında
bazen gecenin dikenli karanlığında
ve yaralı
ve yorgun
ve sana tutkun
tepeden tırnağa
rüzgarlı bayırlarda
ne güzeldir çalı kuşlarının cıvıltılarını dinlemek
güneşin tatlı ılık sıcaklığını içine çekmek
ne güzel
ne güzeldir sevmek
o densiz dilimdir beni önüne katıp sürükleyen
avuçlarımda funda kokularıyla dolu temiz bir hava
parlak güneş
inadına gırtlağıma kadar
illede illede diyerek başladığım isyanda
tımarhaneye kapatılmak tehlikesini göze aldım
sesimde müthiş çılgın bir sevgi
daldım meydanlara
anasına avradına
rastladığıma
pencere pervazlarında, kapı kilitlerinde eller
bir uyuklama gezintisi
gelip geçici kadınlarda duraklayan şehvetliler
durmadan vızıldayıp inleyen
saz benizliler
mariz bedenlerine, doyumsuz gözlerine
bir tükürdüm
bir daha
kaldırım taşlarında kara adamlar, kanlı gözlerle
yüzleri yüzüme benzemiyor kalpleri de
ekşi suratlılar gözlerini kaşları altında kuşkuyla kısmış
en büyük avının heyecanıyla bebek yüzlü yarasalar
sadist duygular
sarhoşlar
kumarbazlar
en kötü rastlantılar
sevgi
neredeydi
geçemedim yolun ötesine duraksadım
bir kat daha çoğalmış yedi başlı ejderhanın alevi
susup kaldım
tükenişini dinledim sokaklarda
sustu içimde o boş söylem
duy sevgili
o saatlerde nükseder gamlı hallerim
kaybederim senden yana ne varsa
kimi ağlar, kimi sızlar
ve zamanı parçalayan gözlerim
yorgun umutlarla geceye sızar
imkanı yok tesellinin
sen o kadranı bozuk saatlerde
vuslatsız aşıkların dilindeki şarkı
düşünce gecenin alnına
hasret perdeleri, pencerelerde kat kat
adını haykırsam göklere neye yarar
o garip
o soğuk sızı iner yüreğime
bir tutam hüzün dökülür sürmelerime
yaslarıma kederlerime
büker boynunu saksıdaki menekşe
hasret dokurum gecenin tezgahlarında
düşünce hayalin gözlerimden
bahar mı, hazan mı bilinmez
bu yürek yaralanır hey yar
dökülmez avuçlarıma ne ay ne yıldız
yokluğun kadar
sabah olmuş güneş doğmuş neye yarar
sensizlik sürgünüm olur
götürür beni sevda kıran rüzgarlar
duy sevgili
böyle kaç mevsim geçti
kara yazgılı kaderin ellerinden
mutluluk geç kaldı, ayrılık daha tez
vuruldum kırk yerimden, dağıldım
böyle kaç kez…seni aradım
düşlerim gecenin tutsağında
saatlerse hep sensizliği vurdu
bir yanımda dilsiz kapım
bir yanımda yorgun yatağım
gözlerimdeyse o deli sevda
ne gecelerde buldum seni,
ne gündüzlerde
an geldi sustum
zemheri vurgunu dudaklarımdaki
hasret kurşunuyla kendimi vurdum
yoksun...
Müsade Özdemir
This topic was opened 17 years ago. Replying will be possible soon.