Çok klasik bir başlangıç oldu dedi Nazmi Bey. Olsundu. Yazmaya devam etti. Tabii klasik olmalıydı. Ben de klasiğim artık. Iletiler karıştı herhalde. Neyse…
Nazmi Bey, gecenin karanlığından sabaha en yakın saatlere kadar kaç öykünün kahramanı ya da romanın esas adamı oluyordu? Neyi, nasıl yer, içki içer mi, nasıl uyur? Gerçek duyguları nedir, duygularını yoğun yaşayabilir mi? Kendini dizginlemeyi başarır mı? Kadın soruların yanıtını bilmiyordu. “O’nu hayal kahramanı olarak düşlemek en doğrusu” diye düşündü. Bazı günler, elinde makinesi bir ormanın kuytularında doğa ile baş başa, bir mahallenin kör sokağında küçük bir çocuk ya da kedi ile yarenlikte, güneşin saclarını yavaşça topladığı yoldan ufka doğru koşmakta olduğunu görebilirsiniz. Karmaşık göründüğüne aldanmayın. Nazmi Bey, çalışkan ve düzenlidir. Düzeni kendine göre ayarlar. Asla zamanını kimse için harcamaz. Biraz bencildir aslında. Kadın bunu önemsemedi önceleri. Anlamazlıktan geldi uzun süre.
Gökyüzü ne renkti bu gece. Dışarıda kaldırımlar üşüyor muydu sabaha çeyrek kala. Bir çırpıda bunları düşündü. Içi ürperdi. Üşümemişti ama ekranın öteki yüzünden Nazmi Bey titreşimi aynı anda hissetmişti.” Üstüne bir şey al, üşüme” diye uyardı. Geceliğinin üstüne sabahlığını aldı. Yine gün geceye, gece neşeli bir hüzne boyanmıştı. Yıldızlar görünüyordu sadece gözlerine ve gecenin ucu uçurumdu. “Zaten ben kamburum” dedi kadın.
Nazmi Bey, nazik, kışkırtıcı tavırları ile seri şekilde klavyenin tuşlarına basmaya devam ediyordu. Kadın durdu. Yazamıyordu. Yazamıyordu işte. Nedenini biliyor mu bilmiyor mu farkında değildi. Sonuç aynı yazamıyordu. Nazmi Bey kadar özgür davranamıyordu. Davranmak da istemiyordu. Kendisi kalmak istiyordu. Bu durumdan şikâyeti yoktu. Yazmak istiyordu. Beğendirme korkusu olmadan. Yazmak yazmak eteğinde ne varsa dökmek istiyordu. Edebiyat tarihine geçmiş yazarlar gibi.
Kütüphanenin üst rafına gözü takıldı. Yerinden kalkt onun için özel olan kutuyu avucuna aldı, bir süre öylece tuttu. Sonra içinde bulunan lades kemiğini çıkardı. Yıllardır beklemekten taş gibi sertleşmişti kemik. “Canım” dedi kemiği okşadı. Çalışma masasının üstüne bıraktı. “Kim bilecek senin kaç yıldır burada beklediğini ve nedenini. Yarın yeni bir gün, canımızı sıkmayalım” diye mırıldandı. Yalnız yaşıyordu. Ev kalabalıktı bu gece ve aklına gelenleri yazma isteği depreşti aksi gibi. Perdeyi açamadı, ışığı yakamadı. Ele avuca sığmaz bir çocuk gibi karanlıkta tuşlara vurmağa çalıştı. Sonra yazdıklarını saçma buldu. Bir gece önce de yazmıştı. Onları da yok saymıştı. Yeniden başladı. Olmuyor. Olmuyor. OLMUYOR diye içinden çığlık attı. Çünkü içinde hissetmek istediği Nazmi Bey değildi. O değildi. Olmamalıydı.
Kaç yıl oldu “nisan bir” şakası yapmadığım. Kaç yıl oldu başımı koyacak bir omuz bulamadığım! Kaç yıl oldu gerçekten “merhaba” deyip kucaklaşmadığım! Olsundu. Bunlar şikâyet konusu değildi.“Sen varsın ya yetersin bana, bir gün “lades” diyeceğim ya da bile bile “ lades olacağım” dedi ve kemiği elinden yavaşça bıraktı. O zaman da sen kırılacaksın diye devam etti. Kutuyu kapatıp yerine koydu. “seni kime uzatacağım” dedi. Hafifçe gülümsedi. Gülümsemeden acı yansıdı ve yaştan gözleri parladı kadının karanlık odada.
Pencerenin önünden bir baba gülücükler içinde kızı ile elele geçti. Sımsıkı sarılmış iki genç mutluydular, etraflarına bakmadan yürüdüler. Kar yağıyor. Her yer siyah beyaz. Fırtına öncesi sessizlik. Vefalı serçeler konuyor bahçedeki ters dut ağacının dalına. “ Karanlıklar korkutmaz beni yüreğimdeki fırtınanın kasırgaya dönüşmesi kadar. Zaten ben kamburum” dedi kadın. Yüreğinin bir yerleri kanıyordu gizli gizli. Kimselere anlatamıyordu. Yalnızdı. Konuşamamaktan bunalmıştı. “imdaaat” diye bağırmak geliyordu içinden. Kimse yoktu. Kimseye sesini duyuramıyordu. Nazmi beyle bir gezide tanışmıştı. Onunla konuşmak hoşuna gitmişti önceleri. Sonra. Sonra olmadı, konuşamadı kadın. Sanal âleme alışamadı. Zorladı kendini. Sevmişti Nazmi beyin ona olan sanal davranışını. Ama daha ilerisini istemiyordu. Nasıl oldu böyle bir hataya düştüm diyordu. Aslında tam ihtiyacı olduğu noktada da bulamıyordu Nazmi Beyi. Bu acı veriyordu kadına, kendini leş kargası gibi hissediyordu. Oysa o kedi gibi sıcak, yumuşak ve seven, sevilen olmak istiyordu. Bir özge can istiyordu. Ne mümkün… Yine bir başına, yine iki kişilik işlerde hep bir başına. Sonra aklından geçenleri sıraladı peş peşe.
“ Yağarım ben… Hep gökyüzünden. Hani gönlün coşar da gelir ya sel misali. Engel olamazsın akışına. Öyle bir şey… Hani bilmem ne agorasında birini ararsın da bulamazsın… Hem de bulamayacağını bile bile… Kendini savunmasız çırıl çıplak hissedersin ya… Öyle bir şey… Hani göz göze değip gönlüne akmak istersin de… Öteki göz boş boş bakar ya. Hani ansızın çığlık atarsın gök kubbeye doğru. Beklersin aksi sedayı duyamayacağını bile bile. Beklemek. Beklemek. Beklemek… Neyi beklediğini unutana dek beklemek. Öyle bir şey. Yağmura koşarsın ıslanmak için… Saçlarından, kirpiklerinden, yanaklarından… Burnunun ucundan, dudaklarından kayar, kayar arı su… Iliklerine kadar ıslanırsın da üşümezsin ya… Sarılmak gelir içinden… Gülmek gelir kahkaha ile… Arı su ile ıslanmış biri gelir gözünün önüne durur öylece... Ulaşamazsın ya… Öyle bir şey. Yağmur yağıyor ipek ipek. Yağmur yağıyor diyorum…“ben” yağıyorum, her damlasında diyorum… Anlatamıyorum. .“sen zır delisin” de. De hadi. Durma… “deli” olmak anlamaktan daha kolay… Hani şu ele avuca sığmaz duygular var ya onları diyorum. Yağmur damlasının düştüğü suyun içinde büyüyen halkaları var ya dizginlenemeyen Sonra baş edemeyip üstlerine daha kavi düğümler atıp en üst rafa fırlattığın. Onları diyorum. Hadi yine sen çılgınsın “de. De çekinme. Biliyor musun “çılgın” olmak her şeyden daha kolay… Geçenlerde kar yağmıştı ya. Söz etmiş miydim? Kar diyorum kar… O bendim işte… Kokusunu… Sesini… Islaklığını hissedemediğim kar. Sarı. Pembe. Kırmızı kar diyorum… Renkler, muhteşem kokular, mucizeler diyorum. Artık sus deme hiçbir şey… Deme artık bir şey… Fırtına geçti… Her yer süt liman… Her yer… Önemini yitirdi coşup gelen her neyse o…” sözleri yüreğinden parmaklarının ucuna indi. Nazmi bey sesini çıkaramadı. Öylece bekledi. Ekranın öteki yüzünde çok uzaklarda. Kadın affetmek istemedi. “Ben kamburum. Ben dulum. Bunu yüzüme tokat gibi vurmayın” diye isyan etti. Gözleri kırmızı çerçeveli gözlük takmış gibi kızardı. Ağlamak istemiyordu. Sonra ekranı kapattı. Güneşin altın saçlarını yeryüzüne sermeğe başladığı vakitti. Kadın daha fazla dayanamadı ve hıçkırıklara boğularak ağladı, ağladı… Bir daha da sanal ekranı açmadı. Kadının acı acı esen fırtınası giderek hızlanıyordu..
“ Kim bilebilir bu havada fırtınanın kopacağını! Kim bilebilir sevda bulutlarının toplandığını? Kim bilebilir bu damlanın kaç kereler donup taştığını? Kim bilebilir rüzgârın nereden estiğini, nerenin sızladığını, neden dalgınlığın, kim bilebilir? Fırtına sonrası dalgalar yine öpecek toprağı belki de bir şafakla yeniden gülümser baharım kim bilebilir, diye yeni güne doğru haykırdı kadın ve yine kimse duymadı haykırışını, haykırışın içindeki çaresizliği. Yorgun, mutsuz ,soğuk, ağır ağır hep kış olan yatağına doğru yürüdü.
Nazmi Bey, gecenin karanlığından sabaha en yakın saatlere kadar kaç öykünün kahramanı ya da romanın esas adamı oluyordu? Neyi, nasıl yer, içki içer mi, nasıl uyur? Gerçek duyguları nedir, duygularını yoğun yaşayabilir mi? Kendini dizginlemeyi başarır mı? Kadın soruların yanıtını bilmiyordu. “O’nu hayal kahramanı olarak düşlemek en doğrusu” diye düşündü. Bazı günler, elinde makinesi bir ormanın kuytularında doğa ile baş başa, bir mahallenin kör sokağında küçük bir çocuk ya da kedi ile yarenlikte, güneşin saclarını yavaşça topladığı yoldan ufka doğru koşmakta olduğunu görebilirsiniz. Karmaşık göründüğüne aldanmayın. Nazmi Bey, çalışkan ve düzenlidir. Düzeni kendine göre ayarlar. Asla zamanını kimse için harcamaz. Biraz bencildir aslında. Kadın bunu önemsemedi önceleri. Anlamazlıktan geldi uzun süre.
Gökyüzü ne renkti bu gece. Dışarıda kaldırımlar üşüyor muydu sabaha çeyrek kala. Bir çırpıda bunları düşündü. Içi ürperdi. Üşümemişti ama ekranın öteki yüzünden Nazmi Bey titreşimi aynı anda hissetmişti.” Üstüne bir şey al, üşüme” diye uyardı. Geceliğinin üstüne sabahlığını aldı. Yine gün geceye, gece neşeli bir hüzne boyanmıştı. Yıldızlar görünüyordu sadece gözlerine ve gecenin ucu uçurumdu. “Zaten ben kamburum” dedi kadın.
Nazmi Bey, nazik, kışkırtıcı tavırları ile seri şekilde klavyenin tuşlarına basmaya devam ediyordu. Kadın durdu. Yazamıyordu. Yazamıyordu işte. Nedenini biliyor mu bilmiyor mu farkında değildi. Sonuç aynı yazamıyordu. Nazmi Bey kadar özgür davranamıyordu. Davranmak da istemiyordu. Kendisi kalmak istiyordu. Bu durumdan şikâyeti yoktu. Yazmak istiyordu. Beğendirme korkusu olmadan. Yazmak yazmak eteğinde ne varsa dökmek istiyordu. Edebiyat tarihine geçmiş yazarlar gibi.
Kütüphanenin üst rafına gözü takıldı. Yerinden kalkt onun için özel olan kutuyu avucuna aldı, bir süre öylece tuttu. Sonra içinde bulunan lades kemiğini çıkardı. Yıllardır beklemekten taş gibi sertleşmişti kemik. “Canım” dedi kemiği okşadı. Çalışma masasının üstüne bıraktı. “Kim bilecek senin kaç yıldır burada beklediğini ve nedenini. Yarın yeni bir gün, canımızı sıkmayalım” diye mırıldandı. Yalnız yaşıyordu. Ev kalabalıktı bu gece ve aklına gelenleri yazma isteği depreşti aksi gibi. Perdeyi açamadı, ışığı yakamadı. Ele avuca sığmaz bir çocuk gibi karanlıkta tuşlara vurmağa çalıştı. Sonra yazdıklarını saçma buldu. Bir gece önce de yazmıştı. Onları da yok saymıştı. Yeniden başladı. Olmuyor. Olmuyor. OLMUYOR diye içinden çığlık attı. Çünkü içinde hissetmek istediği Nazmi Bey değildi. O değildi. Olmamalıydı.
Kaç yıl oldu “nisan bir” şakası yapmadığım. Kaç yıl oldu başımı koyacak bir omuz bulamadığım! Kaç yıl oldu gerçekten “merhaba” deyip kucaklaşmadığım! Olsundu. Bunlar şikâyet konusu değildi.“Sen varsın ya yetersin bana, bir gün “lades” diyeceğim ya da bile bile “ lades olacağım” dedi ve kemiği elinden yavaşça bıraktı. O zaman da sen kırılacaksın diye devam etti. Kutuyu kapatıp yerine koydu. “seni kime uzatacağım” dedi. Hafifçe gülümsedi. Gülümsemeden acı yansıdı ve yaştan gözleri parladı kadının karanlık odada.
Pencerenin önünden bir baba gülücükler içinde kızı ile elele geçti. Sımsıkı sarılmış iki genç mutluydular, etraflarına bakmadan yürüdüler. Kar yağıyor. Her yer siyah beyaz. Fırtına öncesi sessizlik. Vefalı serçeler konuyor bahçedeki ters dut ağacının dalına. “ Karanlıklar korkutmaz beni yüreğimdeki fırtınanın kasırgaya dönüşmesi kadar. Zaten ben kamburum” dedi kadın. Yüreğinin bir yerleri kanıyordu gizli gizli. Kimselere anlatamıyordu. Yalnızdı. Konuşamamaktan bunalmıştı. “imdaaat” diye bağırmak geliyordu içinden. Kimse yoktu. Kimseye sesini duyuramıyordu. Nazmi beyle bir gezide tanışmıştı. Onunla konuşmak hoşuna gitmişti önceleri. Sonra. Sonra olmadı, konuşamadı kadın. Sanal âleme alışamadı. Zorladı kendini. Sevmişti Nazmi beyin ona olan sanal davranışını. Ama daha ilerisini istemiyordu. Nasıl oldu böyle bir hataya düştüm diyordu. Aslında tam ihtiyacı olduğu noktada da bulamıyordu Nazmi Beyi. Bu acı veriyordu kadına, kendini leş kargası gibi hissediyordu. Oysa o kedi gibi sıcak, yumuşak ve seven, sevilen olmak istiyordu. Bir özge can istiyordu. Ne mümkün… Yine bir başına, yine iki kişilik işlerde hep bir başına. Sonra aklından geçenleri sıraladı peş peşe.
“ Yağarım ben… Hep gökyüzünden. Hani gönlün coşar da gelir ya sel misali. Engel olamazsın akışına. Öyle bir şey… Hani bilmem ne agorasında birini ararsın da bulamazsın… Hem de bulamayacağını bile bile… Kendini savunmasız çırıl çıplak hissedersin ya… Öyle bir şey… Hani göz göze değip gönlüne akmak istersin de… Öteki göz boş boş bakar ya. Hani ansızın çığlık atarsın gök kubbeye doğru. Beklersin aksi sedayı duyamayacağını bile bile. Beklemek. Beklemek. Beklemek… Neyi beklediğini unutana dek beklemek. Öyle bir şey. Yağmura koşarsın ıslanmak için… Saçlarından, kirpiklerinden, yanaklarından… Burnunun ucundan, dudaklarından kayar, kayar arı su… Iliklerine kadar ıslanırsın da üşümezsin ya… Sarılmak gelir içinden… Gülmek gelir kahkaha ile… Arı su ile ıslanmış biri gelir gözünün önüne durur öylece... Ulaşamazsın ya… Öyle bir şey. Yağmur yağıyor ipek ipek. Yağmur yağıyor diyorum…“ben” yağıyorum, her damlasında diyorum… Anlatamıyorum. .“sen zır delisin” de. De hadi. Durma… “deli” olmak anlamaktan daha kolay… Hani şu ele avuca sığmaz duygular var ya onları diyorum. Yağmur damlasının düştüğü suyun içinde büyüyen halkaları var ya dizginlenemeyen Sonra baş edemeyip üstlerine daha kavi düğümler atıp en üst rafa fırlattığın. Onları diyorum. Hadi yine sen çılgınsın “de. De çekinme. Biliyor musun “çılgın” olmak her şeyden daha kolay… Geçenlerde kar yağmıştı ya. Söz etmiş miydim? Kar diyorum kar… O bendim işte… Kokusunu… Sesini… Islaklığını hissedemediğim kar. Sarı. Pembe. Kırmızı kar diyorum… Renkler, muhteşem kokular, mucizeler diyorum. Artık sus deme hiçbir şey… Deme artık bir şey… Fırtına geçti… Her yer süt liman… Her yer… Önemini yitirdi coşup gelen her neyse o…” sözleri yüreğinden parmaklarının ucuna indi. Nazmi bey sesini çıkaramadı. Öylece bekledi. Ekranın öteki yüzünde çok uzaklarda. Kadın affetmek istemedi. “Ben kamburum. Ben dulum. Bunu yüzüme tokat gibi vurmayın” diye isyan etti. Gözleri kırmızı çerçeveli gözlük takmış gibi kızardı. Ağlamak istemiyordu. Sonra ekranı kapattı. Güneşin altın saçlarını yeryüzüne sermeğe başladığı vakitti. Kadın daha fazla dayanamadı ve hıçkırıklara boğularak ağladı, ağladı… Bir daha da sanal ekranı açmadı. Kadının acı acı esen fırtınası giderek hızlanıyordu..
“ Kim bilebilir bu havada fırtınanın kopacağını! Kim bilebilir sevda bulutlarının toplandığını? Kim bilebilir bu damlanın kaç kereler donup taştığını? Kim bilebilir rüzgârın nereden estiğini, nerenin sızladığını, neden dalgınlığın, kim bilebilir? Fırtına sonrası dalgalar yine öpecek toprağı belki de bir şafakla yeniden gülümser baharım kim bilebilir, diye yeni güne doğru haykırdı kadın ve yine kimse duymadı haykırışını, haykırışın içindeki çaresizliği. Yorgun, mutsuz ,soğuk, ağır ağır hep kış olan yatağına doğru yürüdü.
