Çizgi filmlerde gördüklerime benzer, beş küçük adanın tam karşısında oturmuş çay içiyorum. Bir zamanlar onların birbirlerine bağlı olduklarını ama zamanla koptuklarını düşünmek derinleştiriyor düşüncelerimi.
Her şeyin bir gün kopması ya da yok olması neden gerekli sorusunun muhatabını arıyorum gözlerimle.
Çatıdaki ustayla göz göze geliyoruz. “....................................................................................................................................” bakışı çarpıyor gözüme. Başımı öne eğiyorum.
Temizlikçi kadına dönüyorum. “Akşama çocuklara ne pişirsem” diye soruyor bana. “Teyze! Ayrılık..” diyorum. “Açık pirinçlerin içinden taş çıkıyor, ayıklaması uzun sürüyor ama küçük kız sever pilav, pişireyim, aklınla bin yaşa” diyor.
Misafirlerden birini seçiyorum kendime konuşmak için. “Şimdi odama gidip hazırlanmam lazım, Ilhan birazdan gelip beni alacak, sonra konuşsak olur mu” diyor. Ilhan ilk sevgilisi. Onlar şimdi kavuşma zamanındalar, ayrılıktan uzakta...
Zaga’daki Dudu Teyze tiplemesine benzer bir nine var yakınımda. Ona koşuyorum. Koşmaktan ziyade, sorumun cevabını bulamamış olmam kesiyor nefesimi.
“Ne o? Kovalayanın mı var” diye soruyor.
“Ayrılık neden var bana bunu anlat” diyorum sadece.
“Otur azıcık dinlen. Anlatırım” diyor.
Umutlanıyorum. Gösterdiği sedire ilişiyorum usulca.
Karşıma geçip bir sigara yakıyor. O yaşta bir kadının elinde sigara görmek nedense tuhafıma gidiyor.
“Annen seni neden doğurmuş, neden içinde tutmamış” diyor.
“Bu ne saçma soru. Doğanın düzeni bu. Bir hamilelik süreci var. O zaman dolduğunda beni içinde istese de tutamaz ki” diyorum.
“Aman ne akıllıca bir açıklama” diyor.
Bozuluyorum benimle dalga geçmesine.
“Annen sana bir kimlik kazandırıyor doğurarak. Seni hayata sunuyor. Kendi yolunu çiz, doğrunu bul, olmak istediğini ol, yaşaman gerektiği gibi yaşa istiyor çünkü. Burayı anladın mı” diyor.
“Hı hıı” diyorum ama ne demeye getirdiğini pek de anlamıyorum.
Duymak istediğimin bu olmadığını anlıyor.
“Ben senin sorduğun ayrılığın ne olduğunu biliyorum” diyor.
“.............”
“Iki insan her şeyiyle bütünleştikten bir süre sonra artık kimliklerini yitiriyorlar. Birbirlerine benziyorlar. Aynaya baktığında keşke saçım düz olsa demiyor musun? Beğenmiyorsun kendi özelliklerini. Ilişkide de böyle. Senin bir parçan olduğunda, beğenmemeler, eleştiriler, söylenmeler başlıyor. Göstermelik oyunlarla sorun yokmuş gibi davranıyorsun bir süre. Ama iş dayanılmaz boyutlara ulaştığında yapacak bir şey kalmıyor. Dur ben şunu hayatımdan bir koparayım, kendi kimliğini yeniden giyinsin, sonra yeniden değerlendiririz aşamasına geliniyor. Bir taraf iterken, diğer taraf uzaklaşıyor. Dış etkenler destekliyor bağın zayıflamasını. Aşınmalar başlıyor. Bağlar kopuyor, hayatlar ayrılıyor, ruhlar ve bedenler uzaklaşıyor. Yeniden iki ayrı kişi olunuyor. Ama bu kopuş sırasında bölünme gerçek sınırlardan yapılamadığından yarası çok oluyor. Kendinden bir parçayı ona veriyorsun, ondan bir parça da sende kalıyor.. Yaralar sarılmaya çalışırken, o kadar çok kan akıyor ki, mutlu olunan anların izlerine kan bulaşıyor, berraklığını yitiriyor anılar, zaman içerisinde kabuk bağladıkça izler, acının tadı tazeliğini yitirmiyor. Buna ayrılık acısı deniyor. Yeniden birleşirsek, yeniden aynı şeyler mi yaşanacak, yine bu kadar kanlı mı olacak korkuları geri dönüşü imkansızlaşıyor. Birbirine benzeyen, uzaktan baktığında aynısı gibi duran bir sürü insan; bundan sonraki hayatını kanı olmayan ilişkiler arayarak ama kanı çok olan ilişkilerini özleyerek geçiriyor. Bütüne yakın, ama ondan kopuk! Hayatın içerisinde tek başına, ama anlam ifade etmeyen... yarımlığı, kopmuşluğu, yalnızlığı meydanda bir sürü insan, bir sürü ada, bir sürü hayat”
“.............”
“Şimdi anladın işte”
“Olmasa olmaz mı” diyorum ağlamaklı.
“Olmaz” diyor.
“.............”
“Öleceğini bildiğin için bu kadar asılıyorsun hayata. Ve biteceğini bildiğin için bu kadar varsın aşkın içinde.”
(alıntıdır
kaynak:yasamdersleri.com)
Her şeyin bir gün kopması ya da yok olması neden gerekli sorusunun muhatabını arıyorum gözlerimle.
Çatıdaki ustayla göz göze geliyoruz. “....................................................................................................................................” bakışı çarpıyor gözüme. Başımı öne eğiyorum.
Temizlikçi kadına dönüyorum. “Akşama çocuklara ne pişirsem” diye soruyor bana. “Teyze! Ayrılık..” diyorum. “Açık pirinçlerin içinden taş çıkıyor, ayıklaması uzun sürüyor ama küçük kız sever pilav, pişireyim, aklınla bin yaşa” diyor.
Misafirlerden birini seçiyorum kendime konuşmak için. “Şimdi odama gidip hazırlanmam lazım, Ilhan birazdan gelip beni alacak, sonra konuşsak olur mu” diyor. Ilhan ilk sevgilisi. Onlar şimdi kavuşma zamanındalar, ayrılıktan uzakta...
Zaga’daki Dudu Teyze tiplemesine benzer bir nine var yakınımda. Ona koşuyorum. Koşmaktan ziyade, sorumun cevabını bulamamış olmam kesiyor nefesimi.
“Ne o? Kovalayanın mı var” diye soruyor.
“Ayrılık neden var bana bunu anlat” diyorum sadece.
“Otur azıcık dinlen. Anlatırım” diyor.
Umutlanıyorum. Gösterdiği sedire ilişiyorum usulca.
Karşıma geçip bir sigara yakıyor. O yaşta bir kadının elinde sigara görmek nedense tuhafıma gidiyor.
“Annen seni neden doğurmuş, neden içinde tutmamış” diyor.
“Bu ne saçma soru. Doğanın düzeni bu. Bir hamilelik süreci var. O zaman dolduğunda beni içinde istese de tutamaz ki” diyorum.
“Aman ne akıllıca bir açıklama” diyor.
Bozuluyorum benimle dalga geçmesine.
“Annen sana bir kimlik kazandırıyor doğurarak. Seni hayata sunuyor. Kendi yolunu çiz, doğrunu bul, olmak istediğini ol, yaşaman gerektiği gibi yaşa istiyor çünkü. Burayı anladın mı” diyor.
“Hı hıı” diyorum ama ne demeye getirdiğini pek de anlamıyorum.
Duymak istediğimin bu olmadığını anlıyor.
“Ben senin sorduğun ayrılığın ne olduğunu biliyorum” diyor.
“.............”
“Iki insan her şeyiyle bütünleştikten bir süre sonra artık kimliklerini yitiriyorlar. Birbirlerine benziyorlar. Aynaya baktığında keşke saçım düz olsa demiyor musun? Beğenmiyorsun kendi özelliklerini. Ilişkide de böyle. Senin bir parçan olduğunda, beğenmemeler, eleştiriler, söylenmeler başlıyor. Göstermelik oyunlarla sorun yokmuş gibi davranıyorsun bir süre. Ama iş dayanılmaz boyutlara ulaştığında yapacak bir şey kalmıyor. Dur ben şunu hayatımdan bir koparayım, kendi kimliğini yeniden giyinsin, sonra yeniden değerlendiririz aşamasına geliniyor. Bir taraf iterken, diğer taraf uzaklaşıyor. Dış etkenler destekliyor bağın zayıflamasını. Aşınmalar başlıyor. Bağlar kopuyor, hayatlar ayrılıyor, ruhlar ve bedenler uzaklaşıyor. Yeniden iki ayrı kişi olunuyor. Ama bu kopuş sırasında bölünme gerçek sınırlardan yapılamadığından yarası çok oluyor. Kendinden bir parçayı ona veriyorsun, ondan bir parça da sende kalıyor.. Yaralar sarılmaya çalışırken, o kadar çok kan akıyor ki, mutlu olunan anların izlerine kan bulaşıyor, berraklığını yitiriyor anılar, zaman içerisinde kabuk bağladıkça izler, acının tadı tazeliğini yitirmiyor. Buna ayrılık acısı deniyor. Yeniden birleşirsek, yeniden aynı şeyler mi yaşanacak, yine bu kadar kanlı mı olacak korkuları geri dönüşü imkansızlaşıyor. Birbirine benzeyen, uzaktan baktığında aynısı gibi duran bir sürü insan; bundan sonraki hayatını kanı olmayan ilişkiler arayarak ama kanı çok olan ilişkilerini özleyerek geçiriyor. Bütüne yakın, ama ondan kopuk! Hayatın içerisinde tek başına, ama anlam ifade etmeyen... yarımlığı, kopmuşluğu, yalnızlığı meydanda bir sürü insan, bir sürü ada, bir sürü hayat”
“.............”
“Şimdi anladın işte”
“Olmasa olmaz mı” diyorum ağlamaklı.
“Olmaz” diyor.
“.............”
“Öleceğini bildiğin için bu kadar asılıyorsun hayata. Ve biteceğini bildiğin için bu kadar varsın aşkın içinde.”
(alıntıdır
kaynak:yasamdersleri.com)

